bir ulu çınar vardı...

2/9/2006 - Ayrılık Vesikası

Bir regaib gecesinin sabahı…


Hakkın bize son teveccühü; büyük bir nehirden küçük sızıntıların, kesilmesi ola ki ayrılık vesikasının yırtılıp, vuslata fermanın müjdesi olsun. Zira o nimette elimizden alınırsa yeryüzü bir kez daha zeminin en derinliklerinden sarsılır, mana âleminde dünyalar yıkılır, Allah bu meralardan uzak etsin yeis dalları tekrar boy verir…


Toprağa dökülen kanların en temizinin ayrıldığı bedenin yüzü suyu hürmetine ver vuslata ferman,

Zira bu mücrimde yok gurbete derman.



Duyguların arasında sonsuz deniz, sonlu hasret sılası,

Ve birde anlam yüklü gurbet, aşılmazlık yasası,

En derin yerinde okyanusun vuslat ve birde ayrılık vesikası.

Ömrümün en bahtsız baharı ve ruhumun başlasın sonbaharı.



Yürekler bu sıcaklara nasıl dayansın, nasıl yanmasın,

Haydi, sızsın yarıktan nağmeler ruhlar manaya kansın,

Haydi, kalbim bir nağme bekler, bekler ki uyansın,

Kalbimden içeriye kırık testiden dökülenler aksın,

Aksın zira gönül bahçemde güllerim soldu,

Bir kuraklıktır geceden, geldi beynime vurdu,

Öylece hissiyatım ayrılık duyar gibi kalakaldı,

Kaç gece, kaç rüya, şu mücrim yalvardı,

Eyvah, eyvahlar ki susuz kaldı ve yandı.



Savruldu küller.

Savrulsun her sayfası,

Zira bitsin ayrılık vesikası…



Bamteli susmuş yine hicranını hissedememek var,

Hicranlı bir gönül sahibini,

Sızıntılar testiden durmuş, yine anlayamamak var,

Yaralı bir resul habibini,



Bamteli sussun mu ya rab!

Sızıntı bitsin mi ya rab!

Şu kalb dursun mu ya rab!

Şu ışık sönsün mü ya rab!

Ya rab nolur ferman vuslata,

Ya rab nolur son ver gurbete.







Son bulsun, yırtılıp gitsin, acı kâbuslardan çıksın, ayrılık vesikası…

Artık başlasın kararan geceden ulu bir devrin yapılanması,

Görülsün ulu çınarın tohumunun boy vermesi,

Artık ürperten sönüşten kalan kıvılcımlar alev alsın,

Aydınlatsın dört bir yanı ışığı dünyayı sarsın,

Allah’ım nolur şu kulun o ateşin bir odunu olsun,

O alevde yansın,

Sıbgatullaha boyansın,

Ya ayrılık vesikası yırtılsın,

Ya emanet mühleti bitsin,

Bitsin ki büyük vuslat gelsin.

Toplansın ala-ı şura,

İki vuslattan birine ferman verilsin.

Ayrılık vesikaları toptan silinsin…

 

(Şiiri yazdığım zaman bir kaç kişiye okuması için göndermiştim. Şu anda baktım internette bir çok yerde yayınlanmış bende yayınlayayım dedim...)

Yorum (6) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

14/8/2006 - Zor Zamanlar

Kategori: 4 duvar



Efendiler Efendisi (sas) arkadaşlarına gelecekten bahsediyormuş. Sohbetin bir yerinde, "Değişik ümmetlerin birbirlerini sofraya davet eder gibi, üzerinize yığılacakları bir zaman gelecek" buyurmuşlar.

Varlığını, Efendiler Efendisi'nin yoluna adamış o güzide insanlar refleks verir gibi "Biz o zaman sayıca az mı olacağız Ya Resulallah?" demiş.

Efendiler Efendisi "Aksine… Çok ama… selin sürüklediği çer çöp gibi olacaksınız." buyurmuş.

Hem Müslüman, hem sayı olarak çok ve hem de selin üzerindeki çer-çöp mesabesinde olmak!...

"Nasıl olabilir ki!.."

"İlk Müslümanlar" bir türlü anlayamamış.

Efendiler Efendisi (sas)  düğümü çözmüş ve 'Müslüman'ı tanınmaz hale getiren marazı açıklamış: "Allah, düşmanlarınızın kalbinden size karşı duydukları korkuyu kaldıracak. Ve sizin içinize 'vehen' atacak."

Ardından da "vehen" kelimesini açıklamış: "Dünyayı seveceksiniz. Ölüme karşı isteksiz davranacaksınız."

***

Efendiler Efendisi'nin (sas) bu sözünü bir hadis âlimi ile görüşüp, enine boyuna yazmak isterdim. Fakat başka bir konuya zihnimi hazırlarken arkadaşlardan birisinin telaffuz ettiği sözler öncelik sıramı değiştirdi. Hadisi en azından hatırımda tutarak bazı meselelere temas edeyim dedim.  

***

Birbirinden acı gerçeklerle karşı karşıyayız.

Dünyanın en gözde yerlerinde Müslümanlar yaşıyor. Bu toprakların altında petrol ve diğer yeraltı kaynaklarından bol miktarda mevcut. Sayı olarak da epey Müslüman var elhamdülillah…

Ama bu durum, İslam dünyasının terörle malul halden kurtulup, savaş meydanı olmaktan çıkmasına yetmiyor. Hatta fakirlikten kurtulmasına bile yetmiyor.

Savaş acı bir şey. Ve bu acı, kara propagandaların malzemesi haline gelince çözüm üretecek akılları da düşünemez hale getiriyor.

Hele bir de bebeklerin parçalanmış cesetlerinden, tecavüze uğramış kadınların çığlıklarından "dünyalık" çıkarma peşinde koşanlar varsa…

İşte o zaman gerçek müminlerin işi çok zorlaşıyor. Yüreğinde acının bin bir türlüsünü yaşarken, diğer taraftan bol miktarda gürültü çıkartıp, sonra da bu gürültü içinde asıl amacını saklayanların "saptırıcı" söylemlerinden kurtulma mücadelesi vermek zorunda kalıyor.

İnsan, daha dünyadayken "sırat köprüsünde" yürüdüğünü hissediyor o zaman.

Tamtamların, goygoyların arasından tanıdık sesler yükseliyor bazen: "Hey diyalogcular!..  Gördünüz mü? Sizin el sıkıştıklarınız ne yapıyor?"

Ne diyeceksin şimdi buna?

"Kıyamet kopuyor bile olsa elindeki fidanı dik" diyen bir Peygamber'e iman etmiş insanların samimi gayretlerini, dünyayı şekillendirmek isteyen devletlerin çıkardığı savaşlarla vurmaya kalkacak kadar temyiz gücü yüksek dostlarımız var, demekten başka!..

Elmayla armudun toplanmayacağını bilmeyen insanlar köşe yazmaya kalkarsa böyle olur işte, demekten başka…

***

İnsanoğlu konuşuyor. Asıl olan Yaratan'ın ne dediğidir.

Mesela, "Hücrelerin arkasından sana seslenenlere gelince, onların çoğu akıl edemezler!" ayetinde olduğu gibi. (Hucurât; 4)

Akıl edemeyen çoğunluğun medyadaki kısmını görüyoruz. Pergelinin iğnesi havada, düzgün daire çizebilmek için uğraşıp duran çocuklara benziyorlar.

Ya akıl edebilen 'az'lar!...

Bir taraftan "akıl edemeyenlere" bağırmaları için malzeme üretirken, diğer taraftan onların akıllarının ermeyeceği yerlerde neler yapıyorlar acaba?

Ne yaptıklarını bilmesek de, bize düşeni iyi biliyoruz. Çünkü yukarıdaki ayet mealinin hemen arkasından şu ilahi beyan geliyor: "Ey iman edenler! Size bir fasık haber getirirse onu iyice araştırın. Yoksa bilmeden bir kavme kötülük yapar ve sonra çok pişman olursunuz."

***

Bilmeden yapmak…

Akıl edememek…

Yani ne yaptığını bilmediği halde bir de dünyanın biricik akıldânesi gibi gürleyip durmak…

Ne denir?

Cenab-ı Mevla ile kalplerin irtibatı zaafa uğrayınca, kötülük yol bulup içimize aktı galiba!

Belalar hem dışardan hem de içerden üşüşmeye başladı.

Ne olacak şimdi? Kıyamet mi kopacak?

Bence önemli olan, akıl edebilen, kalbi rabbisine merbut ve olayların boyutları nereye ulaşırsa ulaşsın akıl selametini kaybetmeden çare arayabilen müminlerin varlığıdır.

Diğerleri ne yaparsa yapsın.

Ve Allah kalplere bakıyor, çıkartılan gürültülere değil.

***

Ahmet Selim Bey, Zaman gazetesinde 'Tepkisel ifrat oyunları'nı yazdı.(06.08.2006) Bence o yazıda "hücrelerin arkasından bağıranlara" fevkalade bir ders vardı.

Anlarlar mı bilmiyorum.

Onlar anlamasa da Efendiler Efendisini örnek alabilenler var ya, o yeter. Onlar, içi düşmanlık duygularıyla dolu olanların kalbini titretecek formülü Âlemin İftihar Tablosu'nun hayatında ararlar.

Çünkü, Allah, düşmanlarınızın kalbinden size karşı duydukları korkuyu kaldıracak haberini alınca, aynı haberden kendilerine bir vazife düştüğünü anlar. "İçinizden 'vehen'i söküp atın. Yerin altını ve üstünü paylaşmak üzere savaşlar çıkaranlar, karşılarında Allah için çalışanları görsün. Böylece ağırlığınız artmaya başlar." mesajını alırlar.

Bu mesaj onlara bir başka Nebevî beyanı hatırlatır. Efendimiz (sas) buyurmuşlar ki:

"Benden önceki peygamberlere verilmeyen beş şey bana verildi. Bunlardan birisi de şudur: Düşmanlarım bir aylık mesafeden adımı duyunca kalpleri korkuyla çarpmaya başlar."

Madem önemli olan Yaratanımızın ne dediğidir dedik, öyleyse şu ayete de kulak verelim: Allah'ı ve ahiret gününü umanlar için Hz. Muhammed Mustafa (sas)'de güzel bir örnek vardır.

 

Hamdi Yılmazer, Aksiyon, 14.08.2006

 

Yorum (9) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

14/8/2006 - Zor Zamanlar

Kategori: 4 duvar



Efendiler Efendisi (sas) arkadaşlarına gelecekten bahsediyormuş. Sohbetin bir yerinde, "Değişik ümmetlerin birbirlerini sofraya davet eder gibi, üzerinize yığılacakları bir zaman gelecek" buyurmuşlar.

Varlığını, Efendiler Efendisi'nin yoluna adamış o güzide insanlar refleks verir gibi "Biz o zaman sayıca az mı olacağız Ya Resulallah?" demiş.

Efendiler Efendisi "Aksine… Çok ama… selin sürüklediği çer çöp gibi olacaksınız." buyurmuş.

Hem Müslüman, hem sayı olarak çok ve hem de selin üzerindeki çer-çöp mesabesinde olmak!...

"Nasıl olabilir ki!.."

"İlk Müslümanlar" bir türlü anlayamamış.

Efendiler Efendisi (sas)  düğümü çözmüş ve 'Müslüman'ı tanınmaz hale getiren marazı açıklamış: "Allah, düşmanlarınızın kalbinden size karşı duydukları korkuyu kaldıracak. Ve sizin içinize 'vehen' atacak."

Ardından da "vehen" kelimesini açıklamış: "Dünyayı seveceksiniz. Ölüme karşı isteksiz davranacaksınız."

***

Efendiler Efendisi'nin (sas) bu sözünü bir hadis âlimi ile görüşüp, enine boyuna yazmak isterdim. Fakat başka bir konuya zihnimi hazırlarken arkadaşlardan birisinin telaffuz ettiği sözler öncelik sıramı değiştirdi. Hadisi en azından hatırımda tutarak bazı meselelere temas edeyim dedim.  

***

Birbirinden acı gerçeklerle karşı karşıyayız.

Dünyanın en gözde yerlerinde Müslümanlar yaşıyor. Bu toprakların altında petrol ve diğer yeraltı kaynaklarından bol miktarda mevcut. Sayı olarak da epey Müslüman var elhamdülillah…

Ama bu durum, İslam dünyasının terörle malul halden kurtulup, savaş meydanı olmaktan çıkmasına yetmiyor. Hatta fakirlikten kurtulmasına bile yetmiyor.

Savaş acı bir şey. Ve bu acı, kara propagandaların malzemesi haline gelince çözüm üretecek akılları da düşünemez hale getiriyor.

Hele bir de bebeklerin parçalanmış cesetlerinden, tecavüze uğramış kadınların çığlıklarından "dünyalık" çıkarma peşinde koşanlar varsa…

İşte o zaman gerçek müminlerin işi çok zorlaşıyor. Yüreğinde acının bin bir türlüsünü yaşarken, diğer taraftan bol miktarda gürültü çıkartıp, sonra da bu gürültü içinde asıl amacını saklayanların "saptırıcı" söylemlerinden kurtulma mücadelesi vermek zorunda kalıyor.

İnsan, daha dünyadayken "sırat köprüsünde" yürüdüğünü hissediyor o zaman.

Tamtamların, goygoyların arasından tanıdık sesler yükseliyor bazen: "Hey diyalogcular!..  Gördünüz mü? Sizin el sıkıştıklarınız ne yapıyor?"

Ne diyeceksin şimdi buna?

"Kıyamet kopuyor bile olsa elindeki fidanı dik" diyen bir Peygamber'e iman etmiş insanların samimi gayretlerini, dünyayı şekillendirmek isteyen devletlerin çıkardığı savaşlarla vurmaya kalkacak kadar temyiz gücü yüksek dostlarımız var, demekten başka!..

Elmayla armudun toplanmayacağını bilmeyen insanlar köşe yazmaya kalkarsa böyle olur işte, demekten başka…

***

İnsanoğlu konuşuyor. Asıl olan Yaratan'ın ne dediğidir.

Mesela, "Hücrelerin arkasından sana seslenenlere gelince, onların çoğu akıl edemezler!" ayetinde olduğu gibi. (Hucurât; 4)

Akıl edemeyen çoğunluğun medyadaki kısmını görüyoruz. Pergelinin iğnesi havada, düzgün daire çizebilmek için uğraşıp duran çocuklara benziyorlar.

Ya akıl edebilen 'az'lar!...

Bir taraftan "akıl edemeyenlere" bağırmaları için malzeme üretirken, diğer taraftan onların akıllarının ermeyeceği yerlerde neler yapıyorlar acaba?

Ne yaptıklarını bilmesek de, bize düşeni iyi biliyoruz. Çünkü yukarıdaki ayet mealinin hemen arkasından şu ilahi beyan geliyor: "Ey iman edenler! Size bir fasık haber getirirse onu iyice araştırın. Yoksa bilmeden bir kavme kötülük yapar ve sonra çok pişman olursunuz."

***

Bilmeden yapmak…

Akıl edememek…

Yani ne yaptığını bilmediği halde bir de dünyanın biricik akıldânesi gibi gürleyip durmak…

Ne denir?

Cenab-ı Mevla ile kalplerin irtibatı zaafa uğrayınca, kötülük yol bulup içimize aktı galiba!

Belalar hem dışardan hem de içerden üşüşmeye başladı.

Ne olacak şimdi? Kıyamet mi kopacak?

Bence önemli olan, akıl edebilen, kalbi rabbisine merbut ve olayların boyutları nereye ulaşırsa ulaşsın akıl selametini kaybetmeden çare arayabilen müminlerin varlığıdır.

Diğerleri ne yaparsa yapsın.

Ve Allah kalplere bakıyor, çıkartılan gürültülere değil.

***

Ahmet Selim Bey, Zaman gazetesinde 'Tepkisel ifrat oyunları'nı yazdı.(06.08.2006) Bence o yazıda "hücrelerin arkasından bağıranlara" fevkalade bir ders vardı.

Anlarlar mı bilmiyorum.

Onlar anlamasa da Efendiler Efendisini örnek alabilenler var ya, o yeter. Onlar, içi düşmanlık duygularıyla dolu olanların kalbini titretecek formülü Âlemin İftihar Tablosu'nun hayatında ararlar.

Çünkü, Allah, düşmanlarınızın kalbinden size karşı duydukları korkuyu kaldıracak haberini alınca, aynı haberden kendilerine bir vazife düştüğünü anlar. "İçinizden 'vehen'i söküp atın. Yerin altını ve üstünü paylaşmak üzere savaşlar çıkaranlar, karşılarında Allah için çalışanları görsün. Böylece ağırlığınız artmaya başlar." mesajını alırlar.

Bu mesaj onlara bir başka Nebevî beyanı hatırlatır. Efendimiz (sas) buyurmuşlar ki:

"Benden önceki peygamberlere verilmeyen beş şey bana verildi. Bunlardan birisi de şudur: Düşmanlarım bir aylık mesafeden adımı duyunca kalpleri korkuyla çarpmaya başlar."

Madem önemli olan Yaratanımızın ne dediğidir dedik, öyleyse şu ayete de kulak verelim: Allah'ı ve ahiret gününü umanlar için Hz. Muhammed Mustafa (sas)'de güzel bir örnek vardır.

Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

12/8/2006 - Ey acı

Kategori: imsiz

Sacit Onanın yorumundan Ferman Karaçam’ın şiiri ‘Acı’


 


Bir kez daha düşünün Alem-i İslam bir gece bir teheccüdü veya bir duayı haketmiyor mu,

yoksa duaya artık ihtiyacımız kalmadıda ondan mı böyle susuyoruz ?


Acı


 

Seni de vururlar bir gün, ey acı
Uçuşup durduğun kanatlarından,
Sazın, sözün, türkülerin tükenir,
Ellerin koynunda,kalakalırsın.

Şakalarına kar yağıyor bilesin ey acı,
Gül açan yüzünde göğeriyor rengin senin de
Biz seni ta eskilerden tanırız.
Hani göğsüme taş olur inerdin.
Avuçlarımda Hira Dağı'ydın.
Halatların tan yerine ayarlanmış yelelerinde
Akdeniz rüzgarlarına karışan sendin.

Seni de yakarlar bir gün ey acı
Bir tabdukkul gözlerinde vurursa
Parmakların eğilir ağaç tutamaz
Çığlıklarım çağlar aşar, duyarsın
Ve ben biliyorum
Örümceği, güvercini, mağarayı, asayı
ve İbrahim'in batasını ben biliyorum.

Nereden başladı bu kesik dans?
Ve dansa karşı afyonlanmış hecin yüzlü insanlar kim?
Kim kimin yanında?
Kim kimin karşısında?
Meclis kürsüsünde konuşan bu adam kim?
Üsküdar Kız Lisesi'nde okuyan genç kız,
Çantasında kimin fotoğrafını taşıyor.
Sigarasını tüttüren delikanlılar neden gülüyorlar?
Kadıköy Vapuru'nda.

Seni de vururlar bir gün ey acı.
Filistin'de sapan taşlı çocuklar
Dalın, kolun, fidelerin budanır.
Kuru bir kütükle kalakalırsın.
Öyle bakmayın balkonlarınızdan!
Fırat Nehri onulmaz
Başnak sızılarını boşaltıyor yüreğime.
Plevne türküleri dönüşür ağıtlara
Ve ne Bağdat'tan, ne Şamdan, ne Mekke'den
Ne Diyarbekır'den, ne İstanbul'dan, ne Buhara'dan
Duymuyor kimse kimseyi.

Seni de vururlar bir gün ey acı
Hüznün bahçesinde soldurulmuş gül gibi
Bu sevdaya düşsen sen de yanarsın
Suskun, sıcak, uzun yaz geceleri

Ve siz analar, hani siz gecelerinizi böler
Çocuklarınıza ninniler söylerdiniz
Hani siz Fatihler doğururdunuz.

Ve ben biliyorum
Ben biliyorum İstanbul'un
Bağdat'ın, Diyarbekir'in, Mekke'nin
Birbirine nasıl bağlandığını
Nasıl çözüldüğünü..

Kolları ve bacakları budanmış delikanlılar,
Boyunları gövdesinden ayrılmış insanları...
Gözleri uyur gibi kapanmış,
Kan pıhtıları içindeki bu çocukları,
Gelişmiş laboratuarlarınızda, dikkatle inceleyin
Ve bir gün bu kupkuru çöller gül bahçesine dönecek...


 

Yorum (4) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

12/8/2006 - İş merkezinde bir hoca ve alem-i islama dua...

Kategori: esintiler


İki sene önce alışkanlık yapmış her cuam namazını köy hizmetleri camiinde eda ediyordum. Küçücük camiye bi akın var sormayın, neyseki köy hizmetleri büyük yer cemaatin çoğu dışarıda azı içerde cuam kılıyorduk. Oraya gelenler genllikle o samimi ses ve gönülden nefes için gidiyordu. Ağlamaklı okunan hutbede ses tonu pek ağlıyor imam efendi kendini zor tutuyordu. Oradaki imam efendi Bilal abi gitti. Tabi gitgide cemaatde azaldı. Arada sıraa yien geliyor ve biz onun geleceği cumayı iple çekiyoruz. İşte bu camiden sonra bana alışkanlık yapan bir yerde Gaziantep kalyon iş merkezi mescidi. Mecsid yin eküçük imam yine ağlamaklı...

İş yerime yakın olduğu için benimde tercih sebebim...

Geçen cuam her zaman ki gibi gittiğimde bu sefer hocanın ses tonunda hissedilir bir değişme vardı. Ve hutbesinde hepimizi adeta yaraladı. Düşünün Alem-i islamın derdiyl eöylesine yanmışki gönül. Yalvarıyor cemaate şu alemi islam için bir dua diye. Öyle etkil konuştu ki sanıyorum o gün kimse buna alakasız kalmamıştır.

Arkadaşlar o yanmış gönlü ben yakından gördüm ve onun vesilesiyle sizden istiyorum.


dua


Allah'ım senden diliyor ve dileniyorum şu insanlara hidayet göster. Şu insanları doğru yola sevket. Şu insanların kalbini iman üzere sabit kıl. Alemi islam parçalanmışken orada burada kardeşlerimizin namuslarına tecavuz edilirken, küçük çoçuklar sana yönelip henüz Allah diyemez haldeyken ölürken Alemi islam detrlerle baş başa iken şu şuncu şu buncu diyen, şu arap şu kürt diyen, şu konuşmayla bunu yapıyor şu dialogla bunu yapıyor diyen kardeşlerimizi islah eyle, biz burada Resulullahsız başı boş dolanıp başımızı bir sağa bir sola vururken hala ehli insaf olmayların dilinde tükendik Allah'ım, sen onlara hakikati göster. Allah'ım ben görüyorum ki bir müslüman bir müslümana zavallı diyor ve bazıları bazılarını küçük düşürüp haksız gösterip muzafferiyet arıyor, bizim bu gibi zavallılıklarımızıda bağışla Alalhım.
Biz hakkı ile olayları anlayamadık, tam çözemedik, yoksa Hz. Muhammed'den hasan basriden, Muhiddin arabiden, Mevladan geçip bize gelen senin kanunlarını koruyamadık ve bu gün bunu uygulamaya çalışanlarıda yanlış amladık sen bizi affet yanlış anlamaya devam edenleride doğruyu anlamalrına yardım et ve bağışla.
Yoksa biz en zor olan bu zamanlarımızda dualar edip ellerimizi kaldırıp gözyaşları dökmeliyken neler oluyor bizeki müslüman müslümana islami bir konuda munakaşa ediyoruz. Ve sonrasındada muzaffer komutanlar edesında bunu lanse ediyoruz.
Alalhım sen Irakta lübnan da ve sair yerlerdeki kardeşlerimize yardım eyle düşmanın muzafferiyetini ve gücünü alt üst eyle, Alemi islama himmet eyle ve merhamet eyle...

Amin


Yorum (3) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

12/8/2006 - Birinci sözdeki sır

Kategori: bad-i saba


Gaziantep'te yıllardır süregelen sabah, ikindi ve cumartesi akşamı sohbetlerine bir iki defeda olsa gitmeyen yok gibidir. Bu sohbetler çeşitli yerlerde çeşitli vesileler ve çeşitli kişiler tarafından yapılır. Risale-i nurdan istifade amaçı güden kişiler bir araya toplanır ve risaleler okunarak açıklanır. Merhum Abdullah abide bu sohbetlere gidenlerden biriydi. Şimdi olduğu gibi o zamanda emekli bir öğretmen olan İsmail hoca o yaşlı haline bakmadan sohbet etmekte hiç bir maddi çıkar beklemden onlara imani hakikatleri hem anlatmak hemde kalplerinde yer ettirmeğe çalışmaktadır. Gelen genç misafirlerine kalplerini kazanmak için avazı çıktığı kadar "kahramanlarım" diye bağırmaktadır. Merhum Abdullah abi akşam sohbetlerinden dönüşünde beni bir kaç sefer kapımıza kadar bırakmıştı. Sonra ömrü vefa etmeyip kısa süre sonra vefat etti. Bir defasında İsmail hocanın sohbetinden dönüyorduk. Bana dönüp;
- Önce 1. sözü oku dedi.
bende;
- Okudum abi, deyince;
- Olsun sen anlayana kadar oku demişti.
O zaman bu haliyle benim için kuru bir malumat olan bu konuşma seneler sonra genç sayılabilecek biriyle tanışmamla değişti. Çünkü onda dikkatimi çeken farklı bir iştikal vardı. O kişide dikkatimi çeken şey her yaptığı sohbette farklı bir şeyler okuyabilecekken her defasında birinci sözü okuyordu. Ve oradan hep aynı cümlelerle aynı şeyi anlatıyordu. Fakat hep aynı yeri ve yanı cümleleri dinleyen cemaat her defasında farklı şeyler anlıyorlardı.
Ona bu konuyu danıştığımda;
- Kardeşim dedi, ben daha birinci sözü tam olarak anlayamadım, onun için bunu anlayana kadar bundan sohbet edeceğim diye kendime söz veridm Allah'ın yardımıyla sözümü tutuyorum dedi.
O zaman anladım ki birinci sözde farkıl bir özellik vardı. Zamanla birinci sözü okuduğum veya anlattığım insanlarda ki tepkiyi gözlemledim. Anladım ki risale-i nurlarda özellikle birinci sözde insanları çeken bir yön var. Bu düşünceyi kazanmıştım ama insanları çeken bu yönün ne olduğu konusunda hala fikrim yoktu. Daha sonra tanıştığım Köy Hizmetleri Camii gönüllü imamı Bilal abi bir cuma namazında hutbede bu yönü daha detaylı anlamama yardımcı oldu çünkü o risale bir insandı ve risale ahlağı ile hareket ediyordu. Onda insanları cuma günleri o küçüçük camiye çeken şeyle risaledeki insanları çeken yön aynıydı. O gün düşündükce aklıma Sadık hoca geldi oda risale ahlağında bir insandı ve ondada aynı özellik vardı. kişiler ve olaylar gözümde canlanınca bir şeyi keşfetmiştim. Birinci sözde bu yönü anlatan bir sır vardı.
Nasıl Kuran kainatın fihristi, Fatiha Kuranın fihristi, ve besmelede Fatihanın fihristi öylede kuranın büyük bir tefsiri olan Risale-i Nur'un fihristide Birinci Söz hem risale-i nurn kapısı olması hasebiyle hemde kuranın kapısı olan besmeleyi anlatması hasebiyle insanları çekiyordu. Ve bunu yapabilmesinin tek sebebi bir cümlede perdeler arkasında bir çok mana barındırıyordu.
Ben sizlere sadece bir cümleyi örnek olarak vereceğim.
Birinci sözdeki "Biz dahi başta ona başlarız." cümlesi risale-i nuru nasıl anlatıyor ona bakalım.
Biz kelimesi aslında arapça hali ile Kuran'ın bir ifadesidir. Allah'u teala sebebleri hatırlatmak maksadı ile onları ve melekleri kastederek "Biz" demektedir. Bunu destekleyen bir diğer kelime ise "dahi" kelimesidir. Çünkü bu kelime ekseninde bu cümle şu manayı verir. Biz dahi derken bizim normalde ihityaçımız yok ama biz dahi besmele çekiyoruz mansını verirki. Bu ifadede ilahi bir ilhamın neticesi demektir. "Başta" kelimesi cümlenin ilahi bir ilham olduğu düşünüldüğünde yaratmak olabileceğinde "ona başlarız." demekle belkide ilk onunla yaratmaya başladık demekolabilir. İşin detaylı kelime oyunlarında çok "Biz dahi başta ona başlarız." kelimesi kalbi ve veciz bir kelime olduğu gibi aynı zamanda duruş bakımından emin ve heybetlidir. Bu yönüyle insanları çekerken akla inat etsede yatkındır. Bu yalnızca müellifinin samimiyetindendir.

Peki ne anladık?
Brinci söz öyle okunup geçilecek bir risale değildir. Üzerinde uzun uzun düşünmek gerektir. Bunu bir misal ile arzedeyim. Bir insan bir kez birinci sözü okuyarak Haşir bahsi olan onuncu sözü okusa farklı istifade eder. Birinci sözü biraz kavradıktan sonra farklı ve daha ziyade istifade eder. Birinci söz sadece bir kuru malumat değil aksine tılsımlı bir anahtardır. Onu besmele gibi bile düşünenler olsa çok daha fazla kar ederler. Çünkü birinci söz hem bir karekter yapısıdır. Hemde risaledeki sistamatiğin anlaşılabileceği ilk evredir. Ben büyük bir samimiyetle diyebilirimki birinci sözü kavrayan bir insan risale-i nuru yarı yarıya kavramış gibi olur.
"Risale-i nuru bir sene okuyan zamanımız bir alimi olur."

Yorum (2) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

12/8/2006 - Hutbe-i Şamiye ve islamın değişmeyen derdi...

Kategori: bad-i saba


"Ey bu Cami-i Emevîdeki kardeşlerim ve kırk-elli sene sonra alem-i İslam mescid-i kebîrindeki dört yüz milyon ehl-i îman olan ihvanımız! Necat yalnız sıdkla, doğrulukla olur. Urvetü’i-vüska, sıdktır; yani, en muhkem ve onunla bağlanacak zincir, doğruluktur."


Alem-i islamın parça parça olduğu bu zamanda her bir ülkenin ayrı ayrı dertlerle veya ortak dertlerle muzdarip olup uğraşması bizi derinden yaralıyor. Bir tarafta şavaşla uğraşan, bir tarafta yoksullukla muzdarip olanlar ve bir tarafta manevi kirlerden arınması gerekenler her müslümanın kalbinde bir yaradır. Halbuki Allah'u teala biz müslümanlara o kadar yer altı yer üstü zenginliği vermişken bu durumlara düşmemizin sebebi Alemi islamın ortak derdidir.
Üstad Vandan Şam'a geçtiğinde şam ulemasının ilhahı ve ısrarı üzerine, Camiü’i- Emevîde on bine yakın ve içerisinde yüz ehl-i ilim bulunan azîm bir cemaate karşı bir hutbe îrad eder. Bu hutbe fevkalade takdir ve tahsin ile kabule mazhar olur. "Bu Hutbe-i Şamiye, İslam aleminin içinde bulunduğu maddî-manevî hastalıkların nelerden ibaret bulunduğunu, felaket ve esarete hangi sebeplerden dolayı maruz kaldıklarını bildiren ve buna karşı çare-i halas gösteren ve bundan sonra İslamiyetin zemin yüzünde maddî-manevî en yüksek terakkîyi göstereceğini, İslamî medeniyetin kemal-i haşmetle meydana geleceğini ve zemin yüzünü pisliklerden temizleyeceğini delail-i akliye ile ispat eden, müjde veren çok kıymettar, bütün Müslümanlara, hatta insanlığa şamil bir derstir, bir hutbedir."

Üstad bu hutbede alemi islamın değişmeyen dertlerini bir bir sıralar, bunlara altı büyük hastalık olarak bakar ve bu teşhisten sonra tedavi yönteminide açıklar;
işte o altı hastalık;
1. Ye’sin (ümitsizliğin) içimizde hayat bulup dirilmesi.
2. Sıdkın hayat-ı içtimaiye-i siyasiyede ölmesi. (Sadakatin günlük yaşantımız içerisindeki ilişkilerimizde ölmesi.)
3. Adavete muhabbet. (Düşmalığa ve ayrılığa duyulan sevgi ve alaka.)
4. Ehl-i îmanı birbirine bağlayan nûranî rabıtaları bilmemek. (Ortak islami bilgilerin birbirinden uzaklaşarak ayrı bilgiler haline gelmesi ve alimlerin ilimlerinde ayrı kutuplar haline gelmesi.)
5. Çeşit çeşit sarî hastalıklar gibi intişar eden istibdat. (Kanuna ve nizama uymayan keyfi uygulamaların ve zulmun artması.)
6. Menfaat-i şahsiyesine himmeti hasretmek. (Güç ve kuvvet sahibinin bir kuvveti ve güçü şahsı için kullanması ve sadece kendine fayda saglaması.)

Gerçekten düşünen bir insan bu hastalıkları alemi islamda görecektir.
Hala bazılarından korkuyor ve başedemeyiz diyoruz. Ümisizlik içinde banene bahanesine sarılıyoruz.
Hala komşumuza arkadaşımıza yakınımıza ilişkileirmizde sadakatin ve yakınlığın çok azını bile esirgiyoruz.
Hala düşman ediniyoruz ve o şuncu bu şuncu diye nitelendirip bu ayrımcılık ve düşamlığa muhabbet besliyoruz.
Hala bir olduğumuz en büyük konularda bile ayrı düşünceler beyan edip birliğimizi sekteye uğratıyoruz.
Hala kanuna ve nizama uymayan hareketleri zulmü bal tutan parmağını yalar diye geçiştiriyoruz.
Hala müslüman olarak müslümandan insan olarka en yakınımızdan imkanlarımızı sakınıyoruz.

İşte bunlar bizim değişmeyen dertlerimiz,
peki çözüm;
1- Ye'se karşı rahmet-i İlahiyeden kuvvetli ümit beslemek.
2- Sadasizliğe yani sıdkı kaybetmemize karşı doğruluğu içimizde ihya edip, onunla manevî hastalıklarımızı tedavi etmeliyiz.
3-Düşmalığa muhabbete karşı Muhabbete en layık şey muhabbettir sırrıyla yaşamktır.
4-"Neme lazım" deyip kendini tenbellik döşeğine atmak zamanı değil, belki dört elle islami kurallarda bütünlük için en çok çalışmaktır. Veiştişare etmektir.
5 ve 6 cı hastalık için şahsi değil kalbi ve ümmeti düşünmektir. Şahsına değil tüm alem-i islama demektir.



İşte kardeşlerim size üstanın hutbe-i şamda seslenişiyle bitiriyorum;

"Ey bu Cami-i Emevîdeki kardeşlerim ve kırk-elli sene sonra alem-i İslam mescid-i kebîrindeki dört yüz milyon ehl-i îman olan ihvanımız! Necat yalnız sıdkla, doğrulukla olur. Urvetü’i-vüska, sıdktır; yani, en muhkem ve onunla bağlanacak zincir, doğruluktur."

Yorum (1) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

10/8/2006 - UzmanBlog Hakkında...

Kategori: imsiz

UzmanBlog'un açılma sebebi başta Türkiyede blogun çok yaygınlaşması ve ne yazık ki deforme olmasından dolayıdır. UzmanBlog Türkiyede blog hizmetlerini araştırmak, desteklemek ve geliştirmek amacıyla kurulmuştur. UzmanBlog herkese açık bir blog olup mail grubumuzda herkes fikrini beyan etmekte serbestir.

 

UzmanBlog'un ilk hedefi Türkiyede blogun dengeli ve düzenli bir şekilde gelişmesini ve daha fazla kişiye ulaşmasını sağlamaktır.

 

UzmanBlog blog sistemlerini desteklemekle birlikte onlardanda destek beklemektedir.

 

UzmanBlog'a destek vermek isterseniz destek bölümümüze gözatabilir. Veya blogumuzdaki kodlardan birini blogunuza yerleştirebilirsiniz.


UzmanBlog Google Grubu

 UzmanBlog google mail grubuna üye olarak grubumuza aktif olarak katılabilirsiniz...


Grubumuza katılmak için üst tarafta bulunan formu kullana bilir veya grubumuzun anasayfasına giderek kaydolabilirsiniz.

 

Google Grup ne işe yarar?

Google grup UzmanBlog ekibinin haberleşmelerini sağlayacak olan, herkezin okuyacağı mail sistem ve arşividir.

 

Kimler üye olabilir?

Grubumuza özellikle blogla ilgilenen kişiler dahil herkez üye olabilir.


UzmanBlog Toolbar Nedir?


Browserınız hemen üzerinde çıkarak size arama motorlarına, UzmanBlog'a, blog servislerine, haberlere, hava durumuna ve maillerinize hızlı bir şekilde ulaşmanızı sağlayan programcıktır.


Program Windows-Explorer ve Mozilla-Firefox uyumlu olmak üzere iki farklı sürümdür.

İlk sürümünün görüntüsü aşağıdaki gibidir.

( Dikkat sürüm farkından dolayı indirdiğiniz Toolbarın görünümü ve  özellikleri fark gösterebilir.)

 

UzmanBlog Toolbar

 

Windows-Explorer uyumlu UzmanBlog Toolbar İndirin!

 

Mozilla-Freefox uyumlu UzmanBlog Toolbar indirin!

 

İyi günlerde kullanmanız dileğiyle.


İnş. Pazartesi yeni bir yazıyla dönüyorum...

Yorum (1) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

24/3/2006 - Demiryolu çocuklarına - 2


DEMİRYOLU ÇOCUKLARINA - 2


http://www.az-customs.net/news/photo/DEMIRYOLU.jpg


Demiryolları onlar için kavuşmak ifade eder.


Soğuk demirlerin üstünde güneş,

Altında bir nesil...

Geçen hazandan bir parça,

Geriye kalan hayatlar,

Demirden taş misali param parça.

 

Bu yollar hep uzaklara gider,

Kimsenin dönmediği yerlere,

Onlar hep ahu efgan eder,

Bu demirden kanlı yollara,

Demir yolları onlar için

Kavuşmak ifade eder,

Benim için ayrılık,

Kalan için delilik,

Giden için dönülmezlik...

 

Ah eden kimsesizlerim,

Gitti kimseniz...

Geride hüzün dolu seneler,

Ve bir tek dostunuz;

Demiryolu,

Ondan da bitad düştümya ben,

Ağlayan inleyen olsam,

Çok mu şey değişir?

Çok mu şey yerleşir,

Hayatın boş kalan karelerine?

 

Demiryolunun sertliği,

Yüreklerine vurmuş,

Gelmiş gelmişte,

Giderken bir yolcuyu,

Sırtından vurmuş,

 

Sonra

Demiryoluna gidenler,

Demiryolunda gidenler,

Demiryoluından gidenler,

Olmuş,

Kara gönül bırak,

Gidenler mi bunlar?

Yoksa bir daha gidemeyecek olanlar mı?

 

Ben mi anlatamıyorum?

Yoksa anlamak kaf dağında mı?

Demiryolunun üstünden uçan şu kuşlar,

Kaf dağına varır mı,

Yürek gelir bir gün durur mu?

O zaman anlamsız bir ses,

Sanki ölüme son nefes,

Şöyle deyi verir mi?

Dünyadan,

En büyük demiryolundan hoş geldiniz?

Yorum (33) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

18/3/2006 - ÇANAKKALE AĞLAR

Kategori: mevsim



ÇANAKKALE AĞLAR


Çanakkale Ağlar
M. Sacid ARVASİ
Çanakkale'ye her baktığımda, Gelibolu bir damla yaş gibi Ege'ye süzülür. Sanki memleketimin haritası ağlar. Gelibolu'ya her baktığımda, Boğaz'ın köpüklü suları içimin kıyılarına vurur, sonra kelimeler kanatlanır kalbimden. "Hey Gelibolu derim, onca yiğit sende Hakk'a yürümüşken, neden göğe şahlanmıyorsun da hicranlı bir yaş gibi denize uzanıyorsun!" Boğazın köpüklü suları kıyılarına vurur; "İki yüz elli bin can.. iki yüz elli bin tane can..." yankıları hıçkırık olur, Gelibolu ağlar.

Zaman, fırtınalara tutulduğumuz zamanlar... Rüzgârların yelelerimizi dağıttığı, aslan cesametimize "hasta adam" dendiği zamanlar. Sonunda kara ağızlar ferman keser: "Çanakkale'den... İstanbul'a varalım; hançerimizi tam kalbinden vuralım." derler ve korkunç zırhlılarla yola çıkarlar. Hem kendilerinden o kadar emindirler ki, hesaplarına göre havalar müsait olursa iki hafta sonra Boğaz'a demirleyeceklerdir. İstanbul'u aldıklarında kullanacakları paraları bile beraberlerinde getirirler. Banknotlar gemilere dizilir, sandıklar ağlar. Bu hülyalarla İngiliz şilinglerine Osmanlıca "gümüş kuruş" yazılır, hatt-ı sülüs ağlar. Havadisler yıldırım hızıyla yayılır, postanelerde telgraflar ağlar. Azınlıklar "muzaffer haçlılar"ı karşılama heyecanına kapılırlar. Boğaz'a nazır balkonlar kiralanır, cumbalar ağlar.

Zaman; cephelere savrulduğumuz zamanlar... Yemen, Kafkasya, Galiçya şimdi de Çanakkale... Ve her evden bir yiğit... Her evden bu kaçıncı yiğit. Ama yine de "Git! Minareler ezansız, camiler Kur'ansız kalacaksa sen de git." denerek, son yongalar uğurlanır, analar ağlar. Körpe yavrular koklanır, saçlarından bir tutam kesilir, hatıra için sarılır, mendiller ağlar. Nice genç kızın muradı Çanakkale'nin yollarına dizilir, kaç nişanlının elleri veda eder, kaçının kınası ağlar.

Çanakkale içinde vurdular beni
Ölmeden mezara koydular beni
Ağıtlar yakılır, türküler ağlar.

Ve yurdun dört bir yanından şehit namzetleri dökülür Çanakkale'ye. Düşmanın alnına değecek yalın bir pala, göğsüne inecek birer süngü gibi dizilirler siperlere. Artık geride ev bark, çoluk çocuk; ne ana, ne de yâr... Hepsinin hayali, dökerek oluk oluk kanlarını, ya şehit olmak ya da gazi; ama ille de karış karış toprağına yazarak, "Çanakkale geçilmez, Çanakkale geçilmez!"

Ve bir sabah Ege farklı bir tonda döver Gelibolu'yu, deniz hazin hazin kıyılara vurur, dalgalar ağlar.

Sene; 1914 bir sonbahar günü... Gri renkli ölüm makineleri görünür, ufuklar ağlar. Korkunç zırhlılar menzilin dışında kalıp tabyalarımızı darmadağın ederken, Mehmetçik hayıflanır, imkân ağlar. Yine de birer birer Boğaz'ın serin sularına gömülürler. Gelibolu'nun kayalarına çarpmayan gemiler, Mehmetçiğin göğsüne çarpar ve paralanır. Boğaz'ın çılgın sularından kurtulanlar, şehitlerin kanında boğulurlar. Ve bir bahar sabahı, Mecidiye tabyası darmadağın edilir. On altı yiğit şehit olur, geride Koca Seyit ağlar. Sonra "La havle ve la kuvvete" deyip mermiyi sırtlar, okkalar ağlar. Merdivenlerini üç kere inip çıkarken obüslerin, kemikleri çatırdar, basamaklar ağlar. Tarihler on sekiz martı gösterirken, Oşin serin suları boylar; denizin geçit vermeyeceğini anlarlar. Çıkarma yapmaya karar verilir, karalar ağlar.
Ve kahramanlar geçer Çanakkale'nin topraklarından. İlk çıkarmanın Ertuğrul koyuna yapılacağı sezilir, Ezineli Yahya Çavuş gürler: "Vatanımın toprakları namusum kadar kutsaldır. Düşman bu topraklara ayak basmamalıdır." der ve altmış üç neferle akşama kadar üç bin düşman öldürülür, kahramanlar parmaklarını ısırır, Zal oğlu Rüstem ağlar.
Mehtap deresinden, bir orduya bedel bir Teğmen Mehmet Selim geçer. Sabah namazıyla beraber takımını bir süngü savaşına kaldırır. Talihsiz bir kurşun benzin bidonlarına isabet eder, aynı anda Selim Teğmen tutuşur. Fakat kararmaz cesedi ışıl ışıldır, güneş ağlar. Daha kimler, daha kimler... Birer birer değil, yiğitler bölük bölük, alay alay şehit düşer. Sisli bir nisan sabahı 57. Alay komutanı araziye yayılmış beyazlıklar görür ve takım komutanına bu beyazların ne olduğunu sorar. Takım komutanı, sabahleyin düşmana hücum emrini almış 57. Alay'ın, Rablerinin huzuruna temiz çıkmak için çamaşırlarını yıkadıklarını söyler; bu beyazlıklar, onların ak niyetleridir, der. Ertesi gün bütün alay, Hakk'a pervaz eder, kuşlar ağlar.

3. Tabur'da bir kınalı er, tabur komutanı Sabri Beyin dikkatini çeker. Kınanın sebebini sorar, Yozgatlı Murat mahcup olur, boynunu büker. Hemen annesine yazar; "Kardeşlerimin başına kına yakma mahcup oldum, zabit efendi sorduğunda." der, cevabını bekler. Ana cevap verir: "Ey oğlum, gözümün nuru Murat'ım! Zabit efendiye selam söyle, biz kurbanlık koçları kınalar öyle kurban ederiz. Sen dört kardeşin arasında kurbansın. Sen İsmail'sin. Sen orada şehit olacaksın İnşaallah. Kurbanlık koçlar nasıl kınalanırsa, ben de onun için senin saçını kınalayıp gönderdim." Kınalı Murat, mektubu almadan kurban olur, bıçaklar ağlar.
Bir savaştır ki, Çanakkale içindeki her şey ağlar. Şehit olan sevinçten, gazi olan teessürden ağlar. İmkân zalim elde olduğuna, mavzer Mehmed'imin elinde patlamadığına ağlar. Düşmanın habis ayağıyla kirletildim der, Seddü'l-bahir ağlar; boğdum hepsini birer birer der, Boğaz ağlar. Hepsinin üstüne: "Çanakkale geçilmez! Hani Çanakkale geçilmezdi." der, toprağıyla dövünür, Çanakkale ağlar.

Ağla Çanakkale! Yıllarca döktüğün hicranlı yaşlara bedel bir daha ağla Çanakkale. Karaya oturmuş gemiye gözyaşlarıyla yeniden rota tutturanlara ağla. Bir anlamsız tutkunun izinde diyar diyar dolaşan ruhların yeniden formunu yakalamasına ağla. Bir ideal uğruna Anadolu'ya gelip ölenlere mukabil, Anadolu'dan dünyanın dört bir tarafına giden ve ancak bir ideal uğruna yaşayan gençlerine ağla. Ağla sevinç gözyaşlarıyla ve kanatlan! Müjdeler götür toprağından Hakk'a uçanlara. Kanınız boşa akmadı de! Bir nesil filizleniyor, kanınızı akıttığınız yerlerde de. Dilin sussun, hatıraların konuşsun Çanakkale!
Savaşlardaki kızıl hatıralarını okşayıp sevinç gözyaşları dökerken şehitler, sen de onlarla beraber bulut bulut ol. Yağmur yağmur in filizlenen altın neslin üzerine. Koca Seyit'in kudreti ol, Mülazım Mehmet Selim'in cesareti; Yahya Çavuş'un yüreği, Kınalı Murat'ın teslimiyeti... Yürü damarlarına, şahlansın her biri, aksın kıtalara, coğrafyalarda baştan başa bahar, sarsın her yeri.

Şimdi bir kez daha ağla. Feryatların duyulmamış cinsten olsun. Muradı senin için yaşamak ve sende ölmek olanlarla, arana okyanusların girmesine ağla. Şimdi bir kez daha ağla Çanakkale! Ama aczden değil, yalnızca bir Mekke mahzuniyetiyle olsun. Ağla bir ulu divanda, ki gözyaşların Asa-yı Musa gibi yarsın okyanusları, yol olsun. Ve dönsün gurbet mahkumları, vatanın gerçek evlâtları. Dönsün! Şehitler aşkına bir kez daha ağla, feryadın tutuştursun bütün denizleri, okyanuslar buhar olsun. Gerçek sahiplerinle arandaki engeller kahrolsun, duman olsun, yok olsun.

SIZINTI DERGİSİ MART 2003

Yorum (8) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

<- :: Sonraki Sayfa ->

Hakkımda

Gelipgeçenlere su veren çeşmeyi gölgeleyen bir çınar vardı. Çeşmeden soğuk su içen yolcuları gölgesine alır, yağmurda şemsiye olur, sevdaları kabuğuna kazır, sallanan küçük çocukların iplerine sıkı sıkı sarılır ve eğer dinleyen kalp ehli ise ona rüzgarlarla nağmeler söyler güller ona dem tutar bülbüller eşlik eder. Bazen solar bazen sararır bazen beyazlara bürünürdü. Ve bir gün geldi çınar bir fırtınada devrili verdi. Ve ondan geriye hiç bir şey kalmadı... Adı bile meçhul....

Kategoriler

Arkadaşlarım

zeze
okayyildiz
zupermen
mag0323
milkboy
mucahid23
hamitakcay
aysberg
false
caglar
eskisehirly
mahzen
elki
shekkercik
asu
temizekran
suatesduman
masal
karacocuk
mehmetsen
hayat101
hills
arifce
hayat102
asterya
hayat100
marsli
webloger
hayalayna
nurdanhaleler
keedijik